18 Ekim 2011 Salı

kamunun özel sektöre göre marjinal faydası

1 eyyorlama
Söze girmeden önce,  eklemem gereken birkaç cümle var:

2009'da mezun oldum , 2 yıl oldu , geçen onca zaman bana tek bir şeyi gösterdi:  "Memurluk gibisi yokmuş!"

Hemen öyle bakma bana kaşlarını çatıp! Memurluk diyorum, sabah 8 - akşam 5 diyorum, en az 1500 tl mayış diyorum. Hey, kime diyorum yaa? İki sene bak, hatta daha da fazla bir süre, devlet memurluğu denilen o hadiseye tiksintiyle bakıyor; "Benim amacım kariyer yapmak abi, devlette yükselemem ki!" diyor, 4A'ya veriyor veriştiriyordum. Akranlarım üniversitede haldır huldur iktisat, maliye, hukuk soruları çözerken ben sanki, genel not ortalaması çok iyiymiş gibi, ingilizce onun yanında birkaç tane daha yabancı dil biliyormuşum gibi, devleti köhne bir kurum, çalıştırdığı elemanlarını da salla başını al maaşını bir grup olarak belleyip; sadece sınavlarımı veriyor, ense yapıyordum. Bazen hızımı alamayıp hunharca cümleler bile kurduğum oluyordu :  "Belki yüksek yapıp,  üniversitede kalır, akademik kariyer yaparım." diyordum!

Eh başta da belirttiğim gibi mezun olduk .İş arama ritüelleri başladı. İş ilanlarındaki aranan niteliklerin hiçbirine uymuyordum bir kere. Ne kariyeriydi, ne hedefiydi? Ne hayaller kurmuştum oysa ki, mezun olunca bi iş bulacak, hemen genel müdür olup başarı öykümü kitaplaştıracak, über bi insan olacağıdım! Ama noldu? Bunların hiçbiri olmadı, şimdi psikoloğa gidiyorum, şizofreni teşhisi koyuldu. Şaka bi yana... Özel sektör insanın kanını emip bitiriyormuş, en kısa ve net açıklaması budur. Gözünün yaşına bakmıyorlar arkadaş. Bütün bunların sonucu olarak , kpss'ye meyil ettim ben de... Neticede ömür boyu   bu işi yapamam. Kariyer yapamam diye ötelediğim , sözde köhne olduğunu iddia ettiğim devlet kurumuna girmek için afedersiniz ama, kıçını yırtan binlerce insanın varlığına 2009'da girip , tecrübe ettiğim kamu personeli seçme sınavında şahit olunca bi durdum, bi sendeledim, bi elimi yüzümü yıkadım, bi "Noluyoruz yav?!" dedim. Sonra kafamı ellerimin arasına alıp düşündüm. İki sene sürdü ama o ayrı. Şimdi bi dersaneye başladım. Altı ayın konusunu 16 saatte görünce sürmenaj oldu bende. Çıldırdım markette alışveriş yaparken dahi marjinal fayda hesaplar oldum. Tüketici dengemi kurmaya çalışıyorum. Sonuçta rasyonel insanım abi! Elbette ki , harcamalarımın minimizasyonunu, faydamın maksimizasyonunu düşünücem. Kendimden korkmaya başlıyorum bak.

Girdik KPSS sürecine ama neticeden umutsuz olduğumu düşünüyor bunu insanlarla paylaşmak istemiyorum. Misal aileme. Aslında söylesem mi lan? Desem ki " kpss zor anne, kazanamayabilirim. fazla umut bağlamayın!" . Evet, böyle dersem belki kazanamadığımda üzerime yüklenmezler. Tabii anlayacağınız üzre bu sorumluluk duygusu da bozuk olan ruhsal dengemi daha da bozmaya başladı şimdiden, sonum hayır olsun.

Yalnız KPSS süreci öyle hafife alınacak bir mevzuu değil arkadaşlar. Sabır, emek, kararlılık işi. Sadece manevi unsurlar girmiyor işin içine. Tabii maddi yönden de istikrarlı olucaksın. Ulan öyle bi paradoks ki paran olmadan kendini geliştiremiyor (kurstu vesairdi...) ; geliştiremeyince de güzel bir meslek sahibi olamıyorsun. Ee iyi paralar kazanabilmek için de (en azından standardın biraz üstünde.) iyi bi iş bulmak zorundasın. Akıl sır erdiremiyorum abi.

Memurluk iyi diyoruz ama işin bir de görünmeyen yüzü var. Yeni yeni düzenlemelere giriyor bu hükümet memurluğa olan talebi düşürmek için zaar... Misalen, 2008'den sonra memur olanların kıdem tazminatları kaldırılıyormuş... Şimdilerde gündemde olan mesai saatlerinin geriye çekilmesi haberleri var bir de. Şimdi yine de bütün bunlara rağmen memurluk iyidir diyebilir miyiz? Kurumsal bir şirkette belli bir noktaya gelebilmek için en az 5 yıllık bir deneyim ve ana dil gibi konuşulan bir ingilizceye gereksinimi var bir bireyin. E bunlara sahip olmayanların yapacağı en iyi yol, 4A kadrosuna geçiş yapmak. Yine bir kısır döngüye girdik. Her neyse...

Lafın özü, memurluk iyidir. Hatta candır

6 Ekim 2011 Perşembe

rakı niyetine isveç şurubu içen insan evladı

0 eyyorlama
alkol ihtiyacını rakı yerine isveç şurubu ile gidermeye çalışan kişi, zinde kişi,aktar kişi,cinyıs kişi,dahi kişi,dahi anlamındaki da yı ayrı yazan kişi,kişim geldi geliyom.
lan hem kafam yükselicek, hem zımba gibi, fişşek gibi olucam diyen adam.
anam isveç şurubu getirmiş hacı melmeketten,gerçi melmeket isveç değil ama orcinali burda var dedi inandım,allah vere de hacı misi çıkmaya, bi baktım yüzde 40 kusur alkol, özrü kabahatından beter bi ilaç mnskym.tam bana göre hacı,gözlerim farladı yeminle,aha sora habp aradı.ihihihi.

- alo.
+ alo abi nerdesin ya, dün halısahaya gelmedin, arıyorum açmıyosun emenike.
- ya sorma karşim yaa, bizim biraderle kavga ettim, o sinirle aldım 1 büyük isveç şurubu, yengenle dertleşme, muhabbet derken sızmışım.
+ abi ne içiyon sen yaa dicem ama sölemiş bulundun. aga isveç şurubu öle rakı gibi içilir mi yaa?
- öle deme lan mucize ilaç olum bu. ba ba bendeki zekaya ba, dedim hem kafam yükselicek, hem de karaciğerden makata tüm organları sıfırlıcam. çaktın?
+ abi bişi demiyorum ben sana.
- hacı beraber yapalım bak bigün, valla yengen kaçtır nerde bu hayırsız diyo. şurubun yanına yengen bi kaşık salata yapmış, bi de aspirin yoğurtlamış, öfff diyorum. ertesi gün ne baş ağrısı ne bişey. üstüne bi de cila niyetine ufak öksürük şurubu yapıştırdım, bebek gibi uyudum şerefsizim.
+ abi yengeye de içirdim deme sakın.
- yok lan daha neler, yengene c vitamini erittim, içine şeker de attım gazı çıksın diye.
+ abi allah akıl fikir versin ya. nerdesin şimdi?
- yengenle hastanedeyiz, mideyi yıkatıyom iç dış. yengen de burda bak selam söle diyo.
+ abi ne diyon sen? iyi misiniz?
- iyi iyi ya yok bişey. sabah kontra niyetine bengayla mojito yaptıydım, bileğim düzeldi ama mideyi bozduk heralde.
+ abi görüşmeyelim.
- neden güzel kardeşim?
- güzel kardeşim?
- kardeşim?
- kar...
+ dıt dıt dıt dııııt.

4 Ekim 2011 Salı

Bugün günlerden yalnızlık

0 eyyorlama





Acaba birgün seninle yine eskisi gibi olabilecek miyiz? Yine koynunda yatmama izin verecek misin? Ellerini öpmeme, boynuna olanca gücümle asılmama? Birlikte maç izleyebilecek miyiz yine ? Her şeyden çok merak ediyorum bunu. Beni incitmekten korkan tek erkektin . Senin varlığın yeterdi beni  ayakta tutmaya. Ama şimdi nerdesin?

Yoksun…

En çok bayramlarda üzülüyorum. Bayramlar  vuruyor yüzüme bu küslük gerçeğini. Bu beni görmezden gelişlerini bayramlar acımasızca çarpıyor suratıma.. Bir de o keyifli kahkahanı duyduğumda kırılıyor kolum kanadım. Söyle, niye böyle  mahvoldu her şey? Kim sorumlusu, ben miyim… Sen misin? Kim?

Sarılsam kızar mısın acaba...

Babama..

29 Eylül 2011 Perşembe

hayata ve geceye dair denemeler

0 eyyorlama
dün gece evrimin doğal işleyişini düşünürken aklıma kanal 6 geldi. kahretsin ki beni kanal 6'ya getiren, ve hatta orda da bırakmayıp sonrasında özal ailesinin çenesindeki devasa çukurlara kadar götüren düşünceler silsilesinin nasıl olduğunu hatırlamıyorum. bazen bir şey düşünmeye başlarım, sonra ummadık bambaşka bir düşüncede bulurum kendimi, daha sonra sorar kendime "oha lan nasıl geldim buraya kada" dememle izlediğim fikirleri gerisin geriye (görev yerini boşaltmış sağ bek tadında veyahut hansel gratel geri dönüşü de denir psikolojide) tepmem bir olur. mesela, bir anda zihnimi amcamın harmandalı oynayan içkili vücudunda bulunca tırstım bir öğle yemeğinde. nasıl gelmiştim buraya...

10. amcam düğünümde çok kötü bir harmandalı performansı sergilemişti.
9. amcamın damızlık ineğinden ne güzel peynir yapmıştık hanım yengemle. lokum gibiydi şerefsizim.
8. inek sütü en iyisi yine de nerden bakarsan.
7. keçi sütü ne amına koyayım.
6. mahalle karfurumuz safi zengin söğüşlemeye oynuyor bariz. mesela kağıthane'deki ise gayet bakkal gibi. veresiye bile yazıyordur.
5. gima mı kaldı aga, ohooo. karfur oldu hepisi.
4. maçtan önce eski açığın önündeki gimada ne içerdik.
3. şu hayatta tek tanıdığım fransız, derbi için karaborsadan rakip tribün bileti kaktırılan galatasaray fanı fransız gazeteciydi. skecüklerdi belasını az kalsın.
2. gerçi özgürlük anıtının aslı fransa'daymış. fransızlar ne gerzek millet lan. gerçi şu hayatta fransız mı tanıdık da konuşuyoruz.
1. lan bi felaket filminde de özgürlük anıtı değil de, alibeyköy'deki mısır heykeli yıkılsın.

ama işte, dün gece, o kahrolası gece, gayet bilimsel verilerle evrimin doğal işleyişini düşünüyordum. madem hayvanlar evrimsel olarak olarak kendi yaşamlarını idame ettirmeye programlıydı, hamsiler neden git gide lezzetini kaybetmiyordu. gerçi olabilir de hani. yani bir milyon yıl sonra belki de bilim insanları bu konu üzerinde tartışmalara girer.

-eskiden homo sapiens türü, milangaz'ın icadından hemen sonra, hamsi denen bir deniz canlısını ayçiçek bitkisinden özüttükleri yağda ve buğday bitkisinin cücüğünü ezerek çıkardıkları beyaz maddede yoğurarak kızartıyorlarmış. daha sonra hamsi hayvanı kendini koruma içgüdüsüyle insan oğlunun yemekten hazzetmediği bamya-kabak-kereviz arası bir tat almış. bunu metrocity harabelerinde bulduğumuz teflon tava kalıntısından anlayabiliyoruz.

milyon yıl sonra bir profesör bilimsel bir tartışmada "cücük" de demesin aga.


aslında konu kanal 6 da değildi ama, hbb'ydi bir ara, onu hatırlıyorum. hbb'nin yaz öğlelerin sıkıcılığında verdiği brezilya ligi maçları beni bir dönem futboldan soğutmuştu. kalelerin fileleri bile acaipti sanki. ama sonra özal ailesine kadar gelmiştik işte. hatta semra özal'ın çenesinde çukur çıkarttıracak kadar nasıl bir baskın gendi bu? ve hatta nazmiye demirel. first lady'lere bak. olaya bak.

neyse ne. kanal 6 da bir garipti yalnız. bir aralar her türk ailesinin tv kumandasının 6. tuşunda kesin kanal 6 vardı. ilk 3 zaten kanal değişemez, değişmesi dahi teklif edilemez, teklif edilmesi dahi kabul edilemez, kabul edilmesi dahi akıldan geçirilemez, akıldan geçirilmesi dahip öpülemezdi. kanal 6 hakikaten çok garipti. bir anne yönetiyordu adeta onu. sürekli logo değişirdi. bir bakardın içinde göz olurdu, nazar boncuğu misali, bir bakardın altında çizgi olurdu tombala pulu gibi. 3 yıllık yayın hayatında 10 kere logo da değiştirilmez ki. 1 değiştirdin ses etmedim, 2 değiştirdin o da tamam ama 10 kere de değişmez ki.

hiç de hak etmediği halde sırf içinde 6 var diye televizyon kumandasında yer bulan sinsi kanala nasıl gelmiştim işte! gerçi mütevazılık da var hani. ben ilk özel kanallardan olsam kanal 4 koyardım adımı. "ilk 3 trt desen, 4 de benim işte, beni izleyin" olurdu sloganım. onlar ama böyle düşünmemiş herhalde. biz ilk özel kanallardanız ama kesin birileri bizden çok daha kaliteli yayın yapar, 4 ve 5'i onlara bırakalım insan gibi. o da akıl!

belki derdime çare bulurum diye yazıya dökeyim dedim ama yok cevabı yok. adeta harmandalılarla, özallarla, gimalarla işgal edilmiş düşünce dehlizimde kanal 6'ya sığınmıştım dün gece. bir limandı, sığınılacak belki de.

siz de en iyisi aklınıza kötü şeyler geldiğinde kanal 6'yı düşünün. sizi bir süre idare eder. mutluluk için garanti vermez ama sizi üzmez de kanal 6.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Sütünde Kaymak Çıkan Çocuğun Dramı

1 eyyorlama
Pastörizeye gArşı bebek
Bildiğin kısa metrajlı film olur bu konudan. Küçücüktük, top oynar, acıkırdık... Tamam, tamam uzatmayacağım. Sizler de sütü pastörize kullanan bebelerden miydiniz? Apartman çocuklarından mıydınız yani? Püsküvüt çocuğu da diyollar. Yani sütü ahırdaki inekten sağıp anında lıkır lıkır içen köy bebelerinden değildiniz di mi? Eğer dediğim niteliklere sahipseniz bana ulaşın. Tel no..


Ayol (ayol?) saçmalıyorum mütemadiyen. Mazur görün kafam dağınık. Konuya giriyorum, affınıza sığınarak. İşte biz köy bebesi değildik ve haliyle bünye nerde pastörize gıda var ona meyilli diğerini reddediyordu. Hala da öyle ya.. İşte o demler, küçükken yani.. Yazları finduk toplamaya köyümüze giderdik. Yaz tatillerinde finduk toplayup az para kazanmadım. Yalan lan yalan. Yedim o findukları. Her neyse, köye gittiğimizde de böyle bir-iki ay filan kalırdık. Kaldığımızda da, e sürekli çarşıya inip bakterilerinden arındırılmış süt , yumurta bilmem ne bulmamız mimkin değil, bazen inek sütü içiyorduk. Tabii süt içmeye nestle toz içecekle başlayanlar olarak süte ısınmamız zaten bir hayli zor bir de inek sütünü dayadıklarında burnumuza biz nestleyle süt içen apartman bebeleri olarak bi durduk, bi sendeledik tabii.. "iç annem iç bişey yok. bak kakaoğ da gattık içine. iç bak ımm ne güzel. ben içerim he.." gibi gandırıkçı babaannelerin lafına ganıp içtik o sütleri. Birgün yine inek sütü içip köy çocuğu taklidi yaparken, birden damağıma acayip kaygan bir nesne geldi. Çok kayıyordu ve midemi de bulandırmaya başlamıştı. O ana kadar şekeri bile anne tarafından atılan sütler tükettiğim için kaymak ne bilmiyorum (küçüğüm olm bildiğin.). Dilimdeki kaymak denen nesneyle öylece kalakaldım. Koşarak lavaboya gittim ve öğürdüm , öğürdüm, öğürdüm. O günden sonra birkaç yıl süt içemedim. Daha yeni yeni içiyorum işte süt.

Sonra da "çıcıklar niden süt içmiyolar." E kaymaklı? Süzgeç diye bişey var kurbanın olam. Sen azcık tedbirli olaydın bu çocuk süte de küsmezdi o demler. Aah ah.. Belki de boyum bundan dolayı kısa. Hep sizlerin yüzünden...

7 Eylül 2011 Çarşamba

Otuza bir iki kala...

0 eyyorlama


. . . sen değişmedikçe hiçbir şey değişmiyor aslında, iyisi de kötüsü de. . .

Söylesene sen bana; yirmili yaşların kadınının yürüyüşüyle otuzun ki arasında bir fark var mıdır?

Kadınlar yirmili yaşlarında bedenlerini göstermek, bunu yaparken de kendini gören gözlerde kendilerini görmek isterler. Otuzlu yaşlardaki kadın; neredeyse bütün hallerini, kendini görenlerin bütün hallerini gördüğü için vazgeçmeye başlıyor mudur aynalarla dolaşmaktan?

Otuza yaklaştıkça çatlamaya başlıyorsa o aynalar tam orta yerinden; otuz olunca belki çatlayıp o yol yol ayrılan aynalar 'artık gereği yok' diyerek kaldırılıp, insan kendi gözleriyle kendine bakmaya başlıyor mudur? Artık insan kendini sadece bir gövde olarak kabul edince bir rahatlama çöküyor mudur üzerine, tuhaf bir kendine gelme süreci yaşıyor mudur gövde-ruh ikilisi? Otuz olunca bir kadın, kendini sorgulamaktan, eleştirmekten, kalbini sıkıştırmaktan vazgeçip 'ben de böyleyim arkadaş' diyebiliyor mudur?

Sahi ne zaman kurulur o cümle? Meydan okumayan, 'yerse' demeyen, 'kesinlikle böyleyim,değişmem' diye diretmeyen, kendi halinde bir ''bende böyleyim''; sesi, sakin sular gibi akan...

Mesele sanırım şu; galiba otuza bir, iki kala ve otuz olunca en nihayetinde; gelişmiyor, değişmiyor, iyileşmiyor da kendine alışıyor insan!

İnsanın kendine alışması otuz yılını alıyor demek ki!

İnsan, kendisiyle kavgası bittiğinde mi başlıyor yaşamaya?

O zaman mı başlıyor her şey?

Sesler durulunca mı?